Gönül Sultanları.com >  Peygamber Efendimiz > Âlemlerin Rahmeti > Resulullahın şefaati
Resulullahın şefaati
Mahşerin sıkıntısı olunca gayet çetin,
Şefaatçi ararlar, halk bundan halas için.

Önce Adem Nebinin varırlar huzuruna.
Bu sıkıntılarını söylerler önce ona.

Derler ki: (Ey babamız ve ey hazret-i Adem!
Sen Allah'ın Resulü, aziz ve şerifsin hem.

Halimiz pek fenadır, şefaat et ki bize,
Buyursun Hak teâlâ ne hüküm verir ise.

Artık hesabımıza başlasın ki Rabbimiz,
Zira bu sıkıntıya kalmadı takatimiz.)

Adem aleyhisselam, özür beyan ederek,
Nuh aleyhisselama buyurur onları sevk.

Bin sene müşavere ederek, sonra onlar,
Nuh aleyhisselamın huzuruna varırlar.

O da, layık görmeyip şefaate kendini,
İbrahim Peygambere söyler gitmelerini.

Onlar, yine bin sene ederek müşavere,
Giderler bu sefer de İbrahim Peygambere.

O da özür dileyip, geri çeker kendini.
Ve Musa Peygambere söyler gitmelerini.

O da özür dileyip, onlara der ki hemen:
(Talep edin siz bunu, gidip İsa Nebi'den.)

Ona gidip derler ki: (Ya İsa, bize acı!
Bu halden halas için, sen ol bize aracı.)

O da özür dileyip, buyurur ki onlara:
(Gidin siz bunun için Hatem-ül enbiyaya.

Çünkü Peygamberlerin Odur en şereflisi.
Odur Hak teâlânın en kıymetli Nebisi.

Hep Onun hürmetine var oldu bu kâinat.
Siz şimdi gidip Ondan talep edin şefaat.)

Onlar bunu duyunca, pek fazla sevinirler.
Hemen Resulullahın minberine gelirler.

Derler ki: (Elbette sen, Habibisin Allah'ın.
Habib, en iyisidir bütün vasıtaların.

Biz, hazret-i Adem’e gittikse de ilk kere,
O, havale eyledi bizi Nuh Peygambere.

Ona gidip arz ettik, bu fena halimizi.
İbrahim Peygambere gönderdi o da bizi.

Ona gidip söyledik derdimizi bu defa,
O da gönderdi bizi, Musa Kelimullaha.

Ona dahi giderek arz edince nihayet,
Dedi: İsa Nebi'den isteyin yardım, medet.

En son ona gittik ki, şefaat etsin bize,
Lakin o da gönderdi bizi Hazretinize.

Kalmadı senden başka bir kimsemiz gidecek.
Merhamet et ki bize, halimiz fecidir pek.

Dayanılmaz hal aldı artık bu azabımız.
Sen şefaat eyle ki, başlasın hesabımız.)


İste muradını

İnsanlar mahşer günü, Resullere müracaat,
Ederek, herbirinden isterler bir şefaat.

Ve lakin sevk ederler herbiri diğerine.
En son Habibullaha gelirler onlar yine.

Peygamber efendimiz buyurur: (Ey cemaat!
Rabbim izin verirse, ben ederim şefaat.)


Sonra kalkıp, izzetle Arş-ı a’laya varır.
Orada, bin senelik bir secdeye kapanır.

Rabbini, bir mükemmel eder ki hamd ve sena,
Bu, nasib olmamıştır Ondan gayri insana.

O an ehl-i mahşerin pek fenadır halleri.
Anlatmak mümkün olmaz çekilen zahmetleri.

Çoklarının dünyada sarıldıkları mallar,
O gün, boyunlarında birer halka olurlar.

Yüklendikleri şeyler, öyle ağırlaşır ki,
Boyunları üstünde büyük dağ olur sanki.

Feryat ve figanları artar ki öyle hatta,
Sanki gök gürlemesi gibi olur adeta.

(Va veylâ! Va sebura!) diye feryat ederler.
Onların feryadına, dayanmaz yer ve gökler.

Ticaret eşyasıyla, altın ve gümüşün de,
Zekatını vermeyen, çok pişmandır o günde.

Zira zekatlarını vermediği o mallar,
Koca bir yılan olup, boynuna dolanırlar.

Değirmen taşı gibi ağırlık, zahmet verir.
O kimse feryat edip, bağırır ki: (Bu nedir?)

Melekler cevap verip, derler ki: (Bu, dünyada,
Zekat vermediğiniz mallardan oldu peyda.)

Bazıları vardır ki, avret mahallerinden,
Kan, cerahat ve irin akar mütemadiyen.

Tahammülü imkansız pis kokuları vardır.
Bunlar da, zina yapan erkek ve kadınlardır.

Bir kısmının dilleri, sarkmış böğürlerine.
İftira edenlerdir bunlar da birbirine.

Velhasıl Resulullah secdedeyken, o anda,
Rabbimiz, kendisine eder şöyle bir nida:

(Ya Muhammed, başını kaldır da şefaat et.
İste muradını ki, ben edeyim icabet.)


Resulullah, başını secdeden kaldırarak,
Allahü teâlâya arz eder yalvararak:

Ve der ki: (Ya ilahi, kulların arasından,
İyi ve kötüleri ayırt et ki bu zaman,

Rezil rüsvay oldular günahıyla her biri.
Ve artık bu azaba yoktur tahammülleri.)

Şefaat muradını böyle arzettiğinde,
Derhal kabul edilir Hak teâlâ indinde.

Onun şefaatıyla, hemen Mizan kurulur.
Böylece ehl-i mahşer, izdihamdan kurtulur.


Ümmetime ver selamet

Mahşerde Hak teâlâ, (Cehennem gelsin!) diye,
Emredince, melekler giderler getirmeye.

Derler ki: (Ey Cehennem, seninle cenâb-ı Hak,
Küffârın cezasını verecektir muhakkak.

Biz de, bu maksat ile sana geldik esasen.
Sen dahi bunun için yaratılmıştın zaten.)

Onu, yetmişbin iple çekerler kuvvetlice.
Her bir ipte, yetmiş bin halka vardır bir nice.

Her halkada, yetmiş bin vardır ki zebaniler,
Her biri, ayrı ayrı dağları devirirler.

O zaman Cehennemin öyle bir bağırması,
Olur ki hem etrafa öyle ateş saçması,

Yine öyle şiddetli gelir ki galeyana,
Yedi kat asumanı boğar siyah dumana.

Mahşere, bir senelik bir mesafe var iken,
Bir ara, meleklerin kurtulur ellerinden.

Gümbürtüsü, şiddeti olur ki öyle hatta,
Bir yıllık mesafeden duyulur Arasat'ta.

Ehl-i mahşer, bu sesi işitip çok korkarlar.
Hemen birbirlerine (Bu ne?) diye sorarlar.

Denir ki: (Meleklerden kurtulmuş da Cehennem,
Ehl-i mahşere doğru geliyormuş şimdi hem.)

Bunu duyan herkesin, çözülür dizi bağı.
Oldukları yerlere çöker hep mahşer halkı.

Hatta Peygamberler de, korkuya kapılırlar.
Çoğu, Arş-ı a’laya korkuyla sarılırlar.

(Nefsî! Nefsî!) diyerek, o zaman her Peygamber,
(Bu gün, nefsimden başka hiç bir şey istemem) der.

Yalnız Peygamberimiz, eder ki şöyle niyaz:
(Ya Rabbi, ümmetime ver selamet ve halas.)

O zaman Cehennemden çıkar ki öyle bir ses,
Korkudan, boğulmaya yüz tutar o an herkes.

Bu yüzden bitkin hale gelerek ehl-i mahşer,
Yüzleri üzerine kapaklanıp düşerler.

Hak’tan gayri kimseden bir ümit kalmadığı,
Korkudan, hiç kimsenin kımıldıyamadığı,

Bir anda, Resulullah derhal ortaya çıkar.
Cehennemi durdurup, kendine tâbi kılar.

Buyurur ki: (Dön geri hor ve hakir olarak!
Ki, gelsin sonra sana, her kim ise müstehak.)

Sakinleşir Cehennem bu ikaz üzerine.
Ve der ki: (Ya Muhammed, muntazırım emrine.)

O zaman Resulullah, Cehennemi tutarak,
Arş’ın soluna koyup, mahşerden eder ırak.

Onun bu şefkatini görünce ehl-i mahşer,
Derler ki: (Ne merhamet sahibi bir Peygamber.)

Nitekim buyurur ki Kur'anda cenâb-ı Hak:
(Gönderdik âlemlere Onu rahmet olarak.)

www.gonulsultanlari.com